Campaign dergisi, Eylül - Ekim aylarında yayınlanan 6 reklam filmini Kreatif Direktör'ümüze göndererek, derginin Kasım sayısında yer almak üzere bu filmlerle ilgili değerlendirme yazısı istedi.

İşte Kreatif Direktörümüzün yazısı.


Biz Zımba’da inandığımız bir fikri müşterimize sunmadan önce şeytanın avukatlığını yapar, o işi en ağır şekilde eleştiririz. Yeni ve orijinal olmayan fikirler süzgecimizden geçmez. Müşterilerimizin marka değerini ve satışlarını arttırmayan fikirler direkt çöp kutusuna gider. Bu yüzden aşağıdaki reklam filmlerini yorumlarken aynı kriterleri dikkate aldığımı söylemek isterim.

Öncelikle THY’nin yeni reklam filmi ile başlayalım. Reklam filmi her ne kadar çok güzel çekilmiş olsa da İstiklal Marşı’mızın aynı ajans tarafından temcit pilavı gibi reklamlarda kullanılması (PO’nun F1 reklamını hatırlayın) bana biraz işin kolayına kaçmak gibi geldi. Şimdi işi hazırlayanlar diyecek ki “O iş yapılalı çok oldu, reklamcılar dışında kimse hatırlamaz”. Vallahi ne yalan söyleyeyim dayım bile hatırladı. Dayımın reklamcılıkla da ilgisi yeğeninin bir reklam ajansı olduğunu bilmekten öteye gitmez. Ama bu reklam yüzünden “Siz reklamcılar milletin kutsal değerlerini niye bu kadar istismar ediyorsunuz” diye ilk fırçamı da yemiş oldum.

Fırça demişken, sıra Fasulye’nin faturasını paylaşmak için aradığı kişilerden yediği fırçalara geldi. Yeni reklam filmi, Avea’nın uzun zamandır sürdürdüğü lidere saldırma stratejisinin bir parçası olduğu ve devam niteliği taşıdığı için stratejik olarak doğru bir yaklaşım sergiliyor. Ancak Fasulye’nin artık gaz yapmaya başladığını, bu yüzden de insanların yemediğini düşünüyorum. Kaldı ki reklamda oynayan arkadaş bile artık kendinden ve oynadığı rolden sıkılmış gibi duruyor. Üstelik reklamın sonundaki rakamlar da o kadar karmaşık ve çok ki, tüketicinin kafasının karıştırmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyorum.

Benzer kafa karışıklığını bende enpara.com reklamları da yarattı. Şafak Sezer’i yine aynı tiplemede görünce işte bir Vodafone reklamı daha diye geçirdim içimden. Yanıldığımı packshot’ı görünce anladım. Vodafone pazarlama ekibi, bu işi yapan ajansı arayıp teşekkür etmeliler. Sırası gelmişken esprili, komik, şakalar içeren reklamların verilmek istenen mesajdan uzaklaşılmasına neden olduğunu düşündüğümü söylemeden de geçemeyeceğim.

Şimdi bazıları hiçbir reklamı beğenmediğimizi söyleyecek. Oysa durum hiç de öyle değil. Beğenmediklerimizin yanı sıra beğendiklerimiz de var elbette. Mesela Tadım reklamı. Her ne kadar biraz klişe olsa da hikayesiyle Türkiye’de herkesin kalbine dokunmayı başaracak güçte. Aradaki Tadım kamyonu olmasa, tadından yenmeyecek.

Gelelim Bruno’ya. İlaç gibi soğuk duran bir kategoride bu kadar sıcak ve sempatik bir reklam yapabilmek büyük bir başarı. Taze bir baba olarak iç görünün çok doğru olduğunu düşünüyorum. Film kendini tekrar tekrar izletmeyi başarıyor. Buradaki asıl başarı, bebekleri konuşturmak değil (kaldı ki bu da milyonlarca kez yapıldı), bir bebeğe“O burun tıkanacak arkadaş” dedirtme fikrine müşteriyi ikna edebilmektir.

Son olarak WWF filmiyle ilgili de yorum yapmam beklenmiş. Ancak ben sosyal sorumluluk adına yapılmış bu reklam filmiyle ilgili yorum yapmak istemiyorum. Çünkü bu filmin ne şartlar altında nasıl bir bütçeyle yapıldığını tahmin edebiliyorum. Umarım hedef kitlesini etkilemiş ve WWF’e bağış yapılmasına yardımcı olmuştur. Reklam ajanslarının böylesi misyonlara sahip olmasını takdir ettiğimi belirtmek isterim. Zımba’nın da kapısı tüm sosyal yardım kuruluşlarına her zaman açıktır.